İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

20 Eylül 2017 Çarşamba

KUR'AN’IN IŞIĞINDA DİNDE YOZLAŞMA ve ATATÜRK’ÜN TUTUMU.


A.                GENEL:

Yozlaşma, bir şeyin gerçek özelliklerinden uzaklaştırılması ya da uzaklaşmasıdır. Diğer bir deyişle "özünden ayrılma" dır. Bir şey, gerçeğine bağlı kalmadığında, aslından uzaklaştığında, özündeki iyi şeyleri kaybettiğine yozlaşmış olur.

Yozlaşma hayatın her alanında meydana gelebilir. Kültürel yozlaşma, Politik yozlaşma, Yönetsel yozlaşma (adam kayırmacılığı, siyasal kayırımcılık, hizmet kayırımcılığı, hatır yapma vs.), Bilimsel  yozlaşma vb. birçok türleri vardır.

Din alanında da, Dini değerlerin özel çıkarlara yönelik olarak kullanılması ve suiistimali, Dinde aşırılığa gitme ve Dinde zorlama yollarından yapılan Dindeki her türlü saptırmalar, sonuçta Dinde ve Dini değerlerlerde yozlaşmaya sebep olur.

Toplumlardaki bu yozlaşmalar sebebiyle Sünnetullah gereği oluş şudur:

Allah katındaki tek Din İslamdır (1).

Din koyucusu ve “Kitap”ın koruyucusu olan Allah’tır (2).

Allah’a teslim olan ve nebi/resullere uyanlarının hepsi Müslümandır (3).

Tarihi süreçte,  özü “Tevhid” esaslı önceki semavi dinlerdeki toplumlarda, dinde yozlaşmalar olmuştur.

Bu yozlaşma sonraki zamanlarda, Allah,  insanların “katındaki Dinin” özüne dönebilmelerine imkan sağlamak için:

Kendi zamanları için Müslümanların ilki olmakla emrolunmuş peygamberleri(4) , kendi içlerinden kendi dilleriyle konuşan(5) resuller / elçiler olarak, bu toplumlara / ümmetlere (6) göndermiş ve onlara, öncekilerde insan eliyle yapılmış saptırma ve değişiklikleri düzelterek öncekilerini tasdikleyen “Kitap”lar indirmiş, her topluma da ayrı bir yol / şeriat ve bir yöntem(7) belirlemiştir.

Böylece Hz. Muhammed’de gelinceye kadar birbiri ardınca gönderilen peygamberler ve indirilen “Kitap”larla, katındaki din olan İslam’da insan eliyle yapılan özünden uzaklaştırmalar, yozlaşmalar giderilmiştir. Böylece bizzat dinin koyucusu ve koruyucusu olan Allah tarafından,  Din / İslam,  özüne döndürülmüştür.

Hz. Muhammed “…Allah'ın resulü ve nebilerin sonuncusudur…”(33 / Ahzap / 40). Onun ölümüyle, peygamberler vasıtasıyla Allah katındaki Dindeki /  İslam’daki, insan ürünü yozlaşmaları, Allah’tan aldığı yeni mesajlarla düzelten peygamberlerin arkası kesilmiştir.

B.                KURAN RESÜLDÜR:


Hz. Muhammed’ ten sonra,“Sünnetullah” gereği olarak, sonraki gelecek toplumların Dini yozlaştırma faaliyetlerinde, bu toplumlara doğruyu göstermek ve insanları irşad etme (aydınlatma) görevi de,  koruyuculuğunu Allah’ın üstlendiği Kuran’a ve Kuran’ın ana dildeki çevirilerine (Toplumun diliyle konuşan meallere) kalmıştır.

Bu bağlamda peygamberlerin sonuncusuna indirilen “Kitap”; “Kur’an”, günümüzde, Allah’ın değişmez mesajı insanlara ulaştıran ve katındaki din olan İslamın tebliğcisi olan resuldür /elçidir.           

Toplumlara peygamberlerin gönderilip, kitapların indirildiği dönemlerde de, son peygamber olan Hz. Muhammed zamanında da, Allah’ın resulleri / elçileri, sadece tebliğ ile mükellef ve yetkilidir. İnsanları hidayete erdirme güçleri yoktur. Hidayete erdiren Hadi, yalnız ve ancak Allah’tır.

Bu sebeple, Hz. Muhammed sonrası kıyamete kadar risalet (peygamberlik  / elçilik) görevini, Allah’ın korumasındaki son kitap olan “Kuran” ve onun ana dildeki doğru mealleri / çevirileri yapacaktır.

C.                DİNDE YOZLAŞMANIN ÖNLENMESİ VE ATATÜRK’ÜN KATKILARI:

İnsan ürünü olarak Dinde yapılan ve yapılacak olan saptırma ve yozlaştırmalar da, yeni peygamberler yerine, inanan insanların “Kuran’daki İslam”a dönmeleri halinde, engellenip önlenmiş olacaktır. Çünkü:

“Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!" Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah, dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir.” (42 / Şura/ 13) Buyrulmuştur.

 İnsanların algılama ve anlama farklarından doğan, insan eliyle ve insan ürünü olarak “Kuran’daki İslam” a yapılan saptırmaların ve dindeki yozlaştırmaların, kendine rehber olarak, yol gösteren kılavuz olarak “Kuran”ı seçip, Kuran’a uyan ve uygulayan, Allah’ın ipine yapışmış olarak hakka yönelen insanları etkileyemeyeceği aşikârdır.

Bu çerçevede, günümüzde yine aşikardır ki, toplumumuzda da zaman içindeki öğreti ve uygulamalar sebebiyle; İnsanlar, Kuran’ın bildirdiği ve Hz. Muhammed’in de tebliğ ederek uyguladığı, Allah katındaki tek din olan İslam’ın “Kuran’daki İslam” esaslarından, “Emevi İslam anlayış ve uygulamaları” ile uzaklaşılmıştır.

Bugün dünyada ve ülkemizde az kişi hariç, farkına varamadığımız / varmak istemediğimiz veya varıp da bir türlü açıklayamadığımız / açıklamaktan çekindiğimiz bir durum var.

Nedir bu durum?

D.               DİN YOZLAŞMASI…


1.                GENEL ÇERÇEVEDE; DİNDEKİ GERÇEKLE RİVAYETLERİ, TOPLUMDA DA SÖYLENENLERLE YAŞANANLAR ARASINDAKİ TUTARSIZLIĞI VE ÇELİŞKİYİ ANLATMA GEREĞİ DUYUYORUM:


  Günümüzde gerek “İslami devlet modeli” diye isimlendirilen modellerle yönetilen İslam devletlerindeki dini inanç ve uygulamalar, gerekse laik Türkiye Cumhuriyetinin İslam vatandaşlarınca algılanıp uygulanan bireysel ve cemaate tabi İslam dini inanç ve uygulamaları, farklıdır. Bunlar, “Kuran’daki İslam”a uyup uymadığına bakılmaksızın, “Allah indindeki tek din olan İslam” a maledilmektedir ki bu anlayış, dini yozlaştıran en önemli etkenlerden biridir.

  Kuran’daki bildirilene uymayan, Kuran’daki gerçeklerle örtüşmeyen, Kuran’ın özüne ters düşen ve bu haliyle Hz. Muhammed’in uygulamasıyla da sabit olması mümkün olmayan, hiçbir dini inanç ve uygulamanın adı ne olursa olsun, “Kuran’daki İslam” olarak kabulü, değerlendirilmesi ve tenkidi, Dini aslından uzaklaştıracağı gibi İnsanları da Din’den soğutur, saptırır ve uzaklaştırır.

Örneğin, İnanç ve dini uygulamalarda yapılan her tür zorlamalar; Şeyhten, şıhtan medet umarak yardım dilemek; Yatırdan, ölülerden, Allah’tan gayrisinden istemek; Zina suçunda recim ederek (taşlayarak) öldürmek; “Her kime saltanat müyesser ola, Nizam – ı alem için karındaşın katlede” diyen kanunname ve bu kanunname hükmüne verilen caizdir fetvası vb. yüzlercesi gibi…

 Kuranda yazılı inanç esasları ve özündeki din uygulamasının (Ki Hz. Peygamber’in dini uygulaması da bundan başka bir şey değildir) dışında kalan, Dini aslından ve amacından uzaklaştıran, Dinin özündeki iyi şeyleri kaybettiren inanç ve uygulamaların, insana ve topluma getirecekleri ve götürecekleri,  Kuran’a, Allah katındaki tek Dine, “Kuran’daki İslam” a yüklenemez. Yüklenmez.

 Bu sebeple İnsanlar Din olarak İslamı seçmişlerse ve / veya İslam Dininin ne olduğunu doğru olarak öğrenmek istiyorsalar, İslam Dininin İnanç ve Uygulama esaslarını, Kuran’dan, Arapça bilmiyorlarsa ana dillerine çevrilmiş meallerden okuyarak, akıl ve gönülleri çalıştırıp, düşünerek; tefsirleri inceleyip, sorgulayıp, tahkik edip, anlayarak öğrenmelidir.

Başkalarının söylediği bir şey ve / veya senin dilinle söylediğin bir şey, Kalbin doğrulamayıp, tasdik etmediği şey ise, bu “İman”dan değildir. İmansız (inanmadan) yapılandan da kişiye dini bir hayır / güzellik olmaz.


2.                ÖYLE UZAKTAN BAKIP, KULAK DOLGUNLUĞU İLE DİN HAKKINDA BİR YOL TUTMANIN, GECENİN ZİFİRİ KARANLIĞINDA ORMANDA EL YORDAMIYLA YOL BULMAKTAN FARKI YOKTUR.


a)               Çünkü Kuran’da Allah:


Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/ İsra/36) Buyurmuştur.

b)               Tam bu konuda Atatürk diyor ki:


 “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41)

 Ve Atatürk'ün Diyanet İşleri Başkanlığı'na verdiği talimatı üzerine Elmalılı  Hamdi Yazır’ın, günümüzde de önde gelen İslam alimleri tarafından da hala en güvenilir tefsir olarak kabul edilen, Hak Dini Kur'an Dili (Kuran'ı Kerim'in Türkçe Tefsiri), yazdırılıyor.

Niçin ?

 Elbette ki “Kuran’daki İslam”ın anlaşılıp, dinin yozlaştırılmasını önlemek için.

Kuran’da, Her mescitte” Dini yalnız ve sadece Allah’a özgüleyerek ibadet edilmesi emredilmiştir (7/29). Ayrıca Dinin özüne zarar veren, nankörlük eden, inananları fırkalara bölen, dini ve uygulamalarını istismar ederek kendi çıkarı için kullanan kişilerin yaptığı mescitlerde / camilerde ibadet ise kesinlikle yasaklanmıştır (9/107-108).

Hz. Muhammed’ in zamanında, mezhepler ve de tarikatlar yokken müslümanların hepsi “Kuran’daki İslam”ı, Allah’ın elçisinden öğrenen, mescide giden müminlerdi, tabir caizse “Muhammedi” lerdi.

Mescitler toplu ibadet yeri olmanın yanında aynı zamanda Müslümanlar için “Kuran’daki İslam”ı öğrendikleri birer “okul”du.

 
 Ne zaman ki “Kuran’daki İslam” yozlaştırılarak “Emevi İslam Anlayışı” hâkim kılınmaya çalışıldı, Toplumsal ihtiyaçtan, “Kuran’daki İslam” ı kendi anlayışlarınca yorumlayan din âlimleri (mezhep imamları) ortaya çıktı ve bunların yorumlarına uyan kişilerce de “mezhepler” oluşturuldu.

 
 
Sonrasında da bu mezheplerin yolları olan “tarikatlar” ve tarikat lideri şeyhler zuhur etti.

c)                Hal böyle iken ve Kuran da:


“Hiç kuşkusuz, mescitler / secdeler Allah içindir. O halde, Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın / Allah'ın yanında bir başkası için çağrıda bulunmayın.” (72/18) denmesine rağmen, bu tarikatlar, adı tekke / dergah, zaviye vs. ne olursa olsun bu yerleri, mescitlerinin yerine kendi amaç ve faaliyetleri için “okul” yaptılar ve kendilerine uyan cemaati de buralarda topladılar.

 
  Bu ise zaman içersinde, iyi niyetle başlatılan yorum ve faaliyetlerin dönüştürülerek, İslam dinini fırkalara bölen bir anlayış ve düzene; çeşitli hiziplerin oluşmasına sebep oldu.

E.                İNSANLARIN KURAN’A YAPIŞMASINI İSTEYEN ALLAH’IN EMRİ:


“Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın…” (3/103).

“Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın…” (3/105).

  
“…Fakat onlar işlerini aralarında parçalayıp çeşitli zübürlere / kutsallaştırmış hizip kitaplarına ayırdılar. Her hizip, yalnız kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. Artık sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak….” (23/52-56).

“Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!..." (42/13 -14).



F.                 İNSANLARIN YAPTIKLARI


  Kuran’ın bunları demesine rağmen, tekke / dergah ve zaviye vs. yerleri, mescitlerinin yerine kendi amaç ve faaliyetleri için “okul” yapan ve kendilerine uyan cemaati de buralarda toplayan bu tarikatlar, zaman içinde kendi mezhep ve tarikatlarına göre Kuran’ın yanında çeşitli “zübürlere / kutsallaştırılmış hizip kitaplarına” da yapışarak,  yaptıklarıyla sevinip övünerek, sonu şirke kadar varabilen işlere giriştiler. 

“Onlara, iş ve yönetime ilişkin açık seçik belgeler verdik. Onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki azgınlık ve kıskançlık yüzünden ihtilafa düştüler. Hiç kuşkusuz, Rabbin, onlar arasında, tartışıp durdukları şeyle ilgili olarak kıyamet günü hüküm verecektir.” (45/17) ayetinde  belirtilen tutum ve davranış içindekilere benzer hale gelenler, Dini yozlaştırdılar.


G.                ATATÜRK’ÜN YAPTIKLARI:



1.                ATATÜRK, HZ. PEYGAMBER ZAMANI UYGULAMASINDA OLMAYIP, SONRADAN BİR “BİDAT” OLARAK ÇIKAN, TARİKATLARA AİT “TEKKE VE ZAVİYELERİ” KANUNLA KAPATTIRMIŞTIR.


Niçin?

 Elbette ki “Kuran’daki İslam” da yeri olmayan ve sonu şirke (Allah’a ortaklık koşma) kadar varabilen uygulamaları engelleyerek, dinin yozlaştırılmasını önlemek için.

Atatürk, Tekke ve Zaviyeleri kanun yoluyla kapattırmakla, “dinlerini parçalayıp hizipler / fırkalar haline gelenleri”  engellemekle, dinin yozlaşmasını da önlemiş ve aslında İslam Dinine çok büyük bir hizmet vermiştir.

  Bunların tekrar açılması “Kuran’daki İslam”dan da gaflettir. Bidatların birçoğu gibi bunları da “Bid’at - ı Hasene” (güzel bidat) olarak nitelendirmeye çalışanlar, Hz. Muhammed’ in: “Dinimizde olmayan herhangi bir şeyi uyduranın ortaya koyduğu merduttur (dince reddedilmiş, dışarı atılmıştır). Her bidat dalalettir(sapkınlık, doğru yoldan ayrılmak).” (Sahih – i Müslim, Cuma/43) hadisini dikkate almıyor demektir. Sünnete uymuyor demektir. Çünkü “Bidat” sünnetin zıddıdır.

Hz. Muhammed kendisine Kur’an ile vahyedilen ne ise sadece onu duyurmakla görevli ve yetkilidir. Bu sebeple, Hz. Muhammed dâhil hiç kimse, hiçbir sebeple Kur’an’a ilave ve eksiltme yapamaz. Kur’an’da olmayan din dışı olandır /alandır (sahadır).


2.                DİNDE YOZLAŞMANIN, DİNDE ZAYIFLAMANIN HIZLA YAŞANDIĞI BİR ORTAMDA MÜSLÜMANLARIN DİN GÜVENLİĞİNİ KORUMA MASLAHATINI ÖNE ALMALARI GEREKİR.


BU MÜSLÜMAN OLANA DÜŞEN BİR GÖREVDİR.


Kurandaki İslam’ın, Emevi İslam Anlayış ve Uygulamaları ile yozlaştırılması ile ilgili olarak

3.                ATATÜRK’ DE GÖRÜŞ VE AMACINI ŞÖYLE ORTAYA KOYMUŞTUR:


“Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor. Halbuki, Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya milletinin içinde daha karışık, suni, boş inançlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu güçsüzler (zavallılar) sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa yaklaşmazlarsa, kendilerini yok ve mahkum etmişler demektir. Onları Kurtaracağız.” (Atatürkçülük, Birinci Kitap, Genkur. Bşk.lığı yayını 1983,Sh.457) .


CAHİLLERİN AYDINLATILIP KURTARILMASI DA ATATÜRKÇÜYÜM DİYENLERE DÜŞEN BİR GÖREVDİR.


4.                ATATÜRK DİYOR Kİ:


Her şeyden önce şunu en basit bir dini gerçek olarak bilelim ki, bizim dinimizde özel bir sınıf yoktur. Ruhbanlığı (din adamları sınıfını) reddeden bu din, dinde tekelciliği kabul etmez. Mesela din bilginleri, mutlaka aydınlatma vazifesi din bilginlerine ait olmadıktan başka, dinimiz de bunu kesinlikle yasaklar. O halde biz diyemeyiz ki, bizde özel bir sınıf vardır; Diğerleri dini yönden aydınlatma hakkından yoksundur. böyle düşünecek olursak kabahat bizde, bizim cahilliğimizdedir. hoca olmak için yani dini gerçekleri halka telkin etmek için, mutlaka hoca elbisesi şart değildirBizim yüce dinimiz her erkek ve kadın müslümana genel olarak araştırmayı farz kılar ve her erkek ve kadın müslüman, toplumu aydınlatmakla mükelleftir.” (Atatürkçülük, Birinci Kitap, Genkur. Bşk.lığı yayını 1983,Sh.463) .

H.               SONUÇ:


 İnananlardansanız şeyhe – şıha, tekkeye – zaviyeye ihtiyacınız yoktur. İnananlara “Kuran” yeter. Şüphesiz ki Allah size şah damarınızdan yakındır ( 50/16) ve şüphesiz ki “Allah, hakka yönelenleri kendisine iletir.” (42/13). Bu Sünnetullah’ tır ki, “…Allah'ın yol ve yönteminde değişme asla bulamazsın! Allah'ın yol ve yönteminde döneklik de bulamazsın!” (35/43)

 Günümüzde, Allah katındaki tek Din olan İslam’ın özünden saptırılmasını, aslından uzaklaştırılmasını ve yozlaştırılmasını önlemenin yolu, “Kuran’daki İslam”a bakıp, oradakileri oradan öğrenip, bilmektir.

1.                DİNDE YOZLAŞMAYI ENGELLEYİP ÖNLEMEK, KURAN’DAKİ İSLAMI ÖĞRENMEK VE BİLMEK, HEM HER MÜSLÜMANIN GÖREVİDİR VE HEM DE MÜSLÜMAN OLSUN VEYA OLMASIN HER ATATÜRKÇÜNÜN GÖREVİDİR.


2.                KURAN’DAKİ İSLAM’ A İNANIP UYGULAMAK İSE, ATATÜRKÇÜ OLSUN VEYA OLMASIN SADECE HER MÜSLÜMANIN AYRICALIĞIDIR.


 İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver." Böylesi için ahirette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver. Ve bizi ateş azabından koru. İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür." (2/200 – 202)

Allah, seçim ve tercihi size bırakmıştır.

Rabbim dileyeni Müslüman Atatürkçü / Atatürkçü Müslüman yapsın İnşallah.

Dip Notlar:


(1). “Allah katında din İslam'dır/ barış ve esenlik için Allah'a teslim olmaktır…” (3/19)

(2). “Hiç kuşkusuz, o zikiri/Kur'an'ı biz indirdik, biz; her hal ve şartta onu muhakkak koruyacak olan da biziz.” (15/9)

(3). “…Allah sizi, önceden de şu Kitap'ta da "Müslümanlar/ Allah'a teslim olanlar" diye adlandırdı ki…”  (22/78)

Peygamberlerin hepsinin çarpıtılmamış daveti yalnız ve ancak Allah'a teslimiyettir, şirksiz tevhittir. Allah’ın seçtiği peygamberlere (hangisi olursa), Allah’ın çarpıtılmamış mesajında buyurduğu gibi uymuş olanlar ve uyanlar Müslüman'dır./ Allah'a teslim olandır. (2/128, 131- 133; 3/52, 67; 5/111; 7/126; 10/72, 84; 12/101; 22/78; 27/31, 38, 42;  37/103; 38/24, 30;) 

(4). Peygamberlerin hepsi (yaşadığı  dönemde), Müslümanların/ şirksiz olarak Âlemlerin rabbine teslim olanların ilki olmakla emrolunmuşlardır. (2/131; 6/71, 163; 10/72; 27/91; 39/12)

(5). Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki, onlara açık seçik beyanda bulunsun…”  (14/4)

(6). “Her ümmet için bir resul öngörülmüştür. Resulleri gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Hiçbir zulme uğratılmazlar.” (10/47)

(7) “Sana da Kitap'ı hak olarak indirdik. Kitap'tan onun yanında bulunanı tasdikleyici ve onu denetleyip güvenilirliğini sağlayıcı olarak... O halde onlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, Hak'tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biri için bir yol / şerîat ve bir yöntem belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O size, tartışmış olduğunuz şeylerin esasını bildirecektir.” (5/48)

M. Kemal Adal

10 Eylül 2017 Pazar

KUR'AN MEALİ ÜZERİNDE, ŞÜPHE UYANDIRANLARIN ASIL AMACI........

KONUK YAZAR


HALUK GÜMÜŞTABAK

2017-09-02 10:54:00

Genelde sorulan ve toplumun kafasını karıştırmaya çalıştıkları bir konu vardır. “Kur’an meallerinin hepsi farklı tercüme edilmiş, birçok yanlışlarda var. Bir tane doğru tercüme gösterin bana. Bu bilgilerle mi Allah ın mesajlarını anlayacağız ve İslam ı yaşayacağız.” Bu sözler üzerinde, eğer düşünmeden karar verirde, Kur’an ın uyarılarını referans almazsak, bu sözlere hak verebiliriz. Sizleri bu düşüncenin, söylemlerin, doğru olup olamayacağı konusunda, düşünmeye davet etmek istiyorum. 
 
Söyledikleri gibi, önümüze 10 tane Kur’an meali getirsek, hepsinde farklı kelimelerle ayetlerin tercüme edildiğini görürüz. Bu normaldir, yeter ki ayetin anlamı değişmesin. Her dilin bir konuyu anlatmak için, birçok kalıpla, farklı kelimelerle izah edildiği bir gerçektir. Bir yazarın yazdığı kitapta, başka dile çevrilirken, farklı kelime kalıplarıyla, anlamı değişmeden tercüme edilir. Ama hiç kimse bundan şikâyetçi olmaz, konuyu doğru bir şekilde anlar. İmamı Azam Ebu Hanife de, bu konuda bakın ne söylemiş. “KURAN KÂĞITLARDA YAZILMIŞ VE BİZİM OKUDUĞUMUZ LAFIZLAR DEĞİLDİR. ESAS KURAN, O LAFIZLARIN TAŞIDIĞI MANADIR “
 
Gelelim Kur’an mealine. SANIRIM KONU DİN OLUNCA, İŞ FARKLI ŞEKİLLERE ÖZELLİKLE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR. ÇÜNKÜ ARAYA MENFAAT VE İNANÇ FARKLILIKLARI GİRİYOR. KUR’AN DA BAHSEDİLMEDİĞİ HALDE, KELİMELERLE OYNAYARAK, KENDİ İNANÇLARINA KANIT YARATMA ÇABALARI OLUŞUYOR. Kur’an dini bir kitap olmayıp, tercüme edilecek normal bir kitap olsaydı, inanın hiç kimse bugün söyledikleri sözleri söylemez, Kuran üzerinde oyunlar oynanmaz, tercüme edilmiş halini alır, hiç şüphelenmeden bilgilenir okurdu.  Kur’an ı tercüme edenlerin bir kısmı, eğer farklı bilgilerin etkisiyle tercüme ediyorsa, ne yazık ki kelimelere gerçek anlamı dışında anlamlar vererek tercüme ediyorlar ki, işte bu bizler için büyük sorun teşkil ediyor. 
 
Bizim üzerinde durmamız gereken, özellikle ayette geçen kelimeye, ayetin anlamını değiştirecek manaların verilmesidir. Doğrudur bu yanlış, azda olsa yapılıyor. Ama lütfen dikkat, bu yanlış bilinçli yapılıyor ve çok özel konularda inançlarına kanıt olması adına yapılıyor. AYETLERİ EĞER BİZLER, KUR’AN IN AÇIKLAMALARINDAN, DİĞER AYETLERİNDEN YARDIM ALARAK ANLAMAYA ÇALIŞMAZDA, BEŞERİ RİVAYETLERDEN YOLA ÇIKARAK ANLARSAK, HEM AYETİN ANLAMINI DEĞİŞTİRMİŞ, HEM DE TOPLUMU, YANLIŞA YÖNLENDİRMİŞ OLURUZ. KUR’AN KENDİSİNİ ANLATAN, AÇIKLAYAN BİR NURDUR. GELİN ALLAH IN KİTABINA GÜVENELİM, BEŞERİ SÖZLERE DEĞİL.
 
Şimdide gelelim, bu yanlışların yapılmasından dolayı, bizler Kur’an mealini okumalı mıyız, yoksa okumamalı mıyız sorusuna. Allah boşuna bizlere aklınızı kullanın demiyor. Demek ki bu sorunumuzu da akılla çözebiliriz. 
 
Önce şu fikrin, doğru olduğunu düşünelim. “Kur’an ın mealini/tercümesini okumak, bizleri yanlış bilgilere götüreceği için okumamalıyız.” EĞER BİR FİKRE KARŞI ÇIKIYORSAK, BUNUN DOĞRU ALTERNATİFİNİ DE BULMALIYIZ. BULAMIYORSAK, EN DOĞRUYA YAKINI ÜZERİNDE, PROBLEMLİ SORUNLARA ÇARELER ARAMALIYIZPeki, ne yapacağız, Kur’an ı Arapçasından mı okumalıyız? Okursak, karşımıza çok daha büyük bir sorun çıkıyor. Biz Arapça bilmiyoruz, okumasını öğrensek de anlamını bilmiyoruz. Tüm topluma, herkes Arapça öğrenmelidir diyemeyiz, bu mümkün değil. Örneğin herkez İngilizce öğrenmek istiyor, ama ülkenin kaçta kaçı İngilizce biliyor çok istemesine rağmen. Belki azınlık bir kısım insan için mümkün. Ya çoğunluk, diğer insanlar için durum ne olacak? Bu durumda Allah ın tebliğini, bizler direk olarak Allah dan almamız hiç mümkün olamayacakALLAH IN EMİRLERİNİ, TEBLİĞİNİ, BİR BAŞKASINDAN ALMA YOLUNU SEÇERSEK, YA DOĞRU BİLGİYİ BİZLERE VERMEDİYSE. ONUN HATASINI DA BİZLER TEKRAR ETMİŞ VE YOLDAN SAPMIŞ OLMAZ MIYIZ? BU DÜŞÜNCE ZATEN, KUR’AN DAN İMTİHAN OLUŞUMUZ MANTIĞINA AYKIRIDIR. ANLAMADIĞIMIZ BİR KİTAPTAN, NASIL İMTİHAN OLURUZ.
 
Bu durumda bu düşüncenin, doğru olduğunu söyleyemeyiz. Şükürler olsun ki, Atatürk bizlerin Kur’an dan haberdar olmamız için, Kur’an ı tercüme ettirmiş, Rahmetli Elmalı Hamdi Yazır a. Onun sayesinde, din adına Kur’an dan bazı gerçekleri apaçık gördük ve bu konuda düşüncelerimiz netleşti ve korkmadan konuşabiliyoruz. Eğer Kur’an ın bazı gerçeklerinden haberdar olmasaydık, düşüncelerimizi netleştiremezdik. Kur’an dan gördük ki, Allah bizlere gönderdiği kitabı, anlayabilmemiz için kolaylaştırdığını, birçok kez yemin ederek söylüyor. AYETLER ÜZERİNDE DÜŞÜNMEMİZ GEREKTİĞİ KONUSUNDAN DA, ÖNEMLE BAHSEDİYOR. Daha da ileri giderek, çok önemli bir noktaya değiniyor ve diyor ki Rabbimiz; BİZ HERŞEYDEN NİCE ÖRNEKLERİ, ÖZELLİKLE DEĞİŞİK İFADELERLE VERDİK Kİ ANLAYASINIZ, ALDANMAYASINIZ. 
 
Allah Kur’an da, hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemem, diye açıkça bizlere bildiriyor. Yine başka bir ayetinde de, O halde gücünüzün yeteceği ölçüde, Allah dan korkun ve sakının diyor. Çok daha dikkat çekici bir bilgi veriyor Allah ve bakın ne diyor.
 
Tevbe 115: Doğru yola ilettikten sonra, SAKINACAKLARI ŞEYLERİ KENDİLERİNE APAÇIK BİLDİRMEDİKÇE, Allah bir toplumu saptıracak değildir. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (Diyanet meali)
 
Bakar mısınız lütfen, Allah ne diyor. Bizlere doğru yolu gösterdikten sonra, SAKINACAKLARI ŞEYLERİ BİZLERE APAÇIK BİLDİRMEDİKÇE, ASLA SORUMLU TUTUP HESAP SORMAYACAĞINI BİLDİRİYOR. Bu hükmü veren Rabbimiz, sizce başka dile tam çevrilmeyen bir rehber gönderip, bizleri tüm ayetlerden haberdar olmadan, sorumlu tutar mı? Allah Kur'an ı neden Arapça indirdiğini söylüyordu Araplara? Özellikle sizin dilinizde indirdik ki anlayasınız. Diyelim ki bütün Kur’an tercümelerinde, bir konuda yanlış çeviri yapıldı ve herkes de bunu yanlış öğrendi. Siz bu ayetleri okuduktan sonra, Allah bu konuda bizleri sorumlu tutar, diyebilir misiniz? GERÇİ BÖYLE BİR ŞEYİN OLMASI MÜMKÜN DEĞİL, ÇÜNKÜ ALLAH KUR’AN I BEN KORUYORUM DİYOR. ALLAH YALNIZ ARAPÇASINDAN KORUMUYOR KUR’AN I, LÜTFEN BU GERÇEĞİ UNUTMAYALIM. Kur’an ayetinin doğru çevirisini yapmayan, Arapçasından ayeti anlatırken de doğru anlatmayacaktır zaten topluma. Suçlu ve sorumlu olan, doğrusunu bilip de, topluma yanlış bilgi aktarandır. Lütfen bu gerçeği göz ardı etmeyelim. Onun içinde korkmadan anlayarak, bilerek okuyalım ama mutlaka araştıralım. ALLAH İYİ NİYETLE KUR’AN A MÜRACAAT EDENİN, GÖNÜL GÖZÜNÜ AÇARIM DİYOR. Unutmayın lütfen, geleceği gördüğü için, Allah, her şeyin hesabını önceden yapar, önlemini alır ve kullarını asla zor durumda bırakmaz. ONUN İÇİNDE SORUMLU TUTACAĞINA HÜKMETTİĞİ KUR’AN I, MUTLAKA TÜM KULLARINA ULAŞTIRMANIN DA PLANINI YAPTIĞINI UNUTMAYALIM, kendimizi kuruntuya sokmayalım.
 
Bu durumda anlamını hiç bilmeden okumanın, Allah ın istediği bir okuma olmadığını, bunun hiçbir mantığı olmadığını da görüyoruz. Bu yöntem bizler için çok daha riskli, çünkü hiç bir bilgiyi kendimiz tebliğ alamıyoruz. Aracısız anlayamıyoruz. Allah Kur’an da bizlerin düşünerek, aklımızı kullanarak doğru bir sonuca ulaşacağımızı özellikle belirtmiş. Anlamını bilmeden nasıl düşünürüz? Peki, bizler bu durumda ne yapmalıyız? Bizlerin yapacağı en önemli konu, Kur’an ın tamamını bir öğrenci misali özümsememiz, Allah bizlerden ne istiyor, önce bunu anlamamız gerekir. EĞER BUNU YAPARSAK, HERHANGİ BİR AYETİ DİLİMİZE ÇEVİRİRKEN, KULLANILMIŞ YANLIŞ BİR KELİMENİN, YANLIŞ TERCÜMENİN HEM YANLIŞLIĞINI FARK EDERİZ, HEM DE DOĞRUSUNU, BİR BAŞKA AYETTE VERİLEN ÖRNEKLERDEN ANLARIZ. 
 
Örnek vermek gerekirse, bazı kişiler Kur’an ı tercüme ederken, kadın söz dinlemezse, erkek hafifçe dövebilir şeklinde ayette bir kelimeyi tercüme etmişler. Bir kısım tercümelerde ise bunun farklı olduğu, dövülme kelimesinin hiç olmadığını görürüz. Peki, bunun hangisi doğru olabilir? Söylediğim gibi, eğer Kur’an ın felsefesini, adalet anlayışını, aynı kelimenin başka bir ayette hangi anlamda kullanıldığını bilirsek, bu ayette geçen kelimenin, kadını dövme olmadığını çok rahatlıkla anlarız. Çünkü Allah işlenen bir suçun cezasını, ya kendisi vereceğini, ya da yargılanma sonucu kanunların verebileceğini söyler. Hiç kimse bir suçun, hem hâkimi hem de uygulayıcısı olamayacağını öğretir Kur’an bizlere. Kişinin kişiyi cezalandıracağına dair, tek bir örnek yoktur Kur’an da. 
 
Yanlış bilgileri, tercümeleri nasıl yine Kur’an ile doğrulayacağımıza dair, bir örnek daha verelim. Allah açıkça, şefaat tümden Allah a aittir, hiçbir şefaatin fayda etmediği o günden sakının diye apaçık hükmünü vermiştir. Bunca açık ayet dururken farklı bir ayette, bazı kişilerin tercümelerinde, bakın Allah bu ayette şefaat yetkisini Allah istediği velilere, âlimlere de veriyor, diye ayeti tercüme etmeye çalışıyorlarsa, elbette bu yanlış tercümeyi, yine Allah ın diğer ayetleri ile düzeltmeli, yanlış olduğunu söylemeliyiz. Allah bir yerde verdiği emrini, diğer ayette tam tersini asla vermez. Bu düşünce Kur’an da çelişki yaratır. Buda bizlerin çok dikkat etmemiz gereken, zorlu imtihanlarımızdan olsa gerek.
 
Bazı art niyetli kişilerin, dinde ruhban sınıfı yaratarak, kendilerine toplumu bağlamaya çalışan zihniyetin yanlış, tedirgin edici, hatta korkutucu söylemlerine lütfen kanmayınız. Çünkü Allah tüm kullarının anlayamayacağı, her dile tam olarak çevrilmeyen bir rehber gönderip, daha sonrada bizleri asla sorumlu tutmaz. Sorun Kur’an mealinde değil, sorun uslanmaz nefislerimizdedir. Kur’an mealiyle İslam ı anlayamazsınız, onlarda yanlış tercümeler var diyerek, topluma korku salanlar, Kur’an ı tercüme ettikleri yöntemle, Allah ın kitabındaki Arapça metnindeki kelimelere de aynı tahrifatı yapıp, topluma yanlış bilgiler vermektedirler. Böyle insanlardan, anladığımız dilden Kur’an ı akılla, mantıkla ve Allah ın yardımıyla okuyarak ancak kurtulabiliriz. Yoksa bunların tuzaklarından, asla kurtulamayız.
 
Bu insanların amacı, Kur’an ı doğru anlamak ya da anlatmak değildir, lütfen bu gerçeği unutmayalım. Kur’an ile yalnız iman olmaz diyen zihniyetin asıl amacı, atalarından intikal eden, batıl ve hurafe inançlarının yanlışlığını, Allah ın apaçık ayetlerin üstünü örterek, ortaya çıkmasını engellemek ve hükümranlığını sürdürmektir asıl amaçları. Onun için batıl inançlarını Kur’an a ilave ederek, Kur’an dan kanıt gösterme çabasındalar. Rabbimiz gelecekte olacakları da bildiği için, Kur’an ın üzerinde oynayacakları oyunları sonuçsuz bırakmak adına, birçok konuyu diğer ayetlerinde de özellikle bahsetmiş, açıklamış ve izah etmiş ki, yalan ve iftiracıların foyası meydana çıksın. 
 
TÜM BU BİLGİLER IŞIĞINDA, ŞUNU AÇIKÇA VE GÖNÜL RAHATLIĞIYLA SÖYLEYEBİLİRİZ. ANLAMINI BİLMEDEN OKUDUĞUMUZDA, KUR’AN IN TAMAMINDAN HABERDAR OLAMAYIZ. MEALİNDEN/TERCÜMESİNDEN OKUDUĞUMUZDA, YÜZDE 95–97 SİNDEN DAHA FAZLASINDAN BİLGİ SAHİBİ OLUR VE ANLARIZ. GERİYE KALAN ÇOK AZ KISIM İÇİN NE YAPMALIYIZ. DAHA ÖNCE SÖYLEDİĞİM GİBİ, BUNUDA ANLAMAK BİZLERE DÜŞÜYOR. BU BİZLERİN ZORLU İMTİHANIDIR. İHTİLAFLI, FARKLI ÇEVİRİ OLAN AYETLERDEKİ KONULARIDA, YİNE KUR’AN A DANIŞLARAK, DİĞER AYETLERİ ARAŞTIRARAK ANLAMAYA ÇALIŞMALIYIZ. ÇÜNKÜ ALLAH, BİZ HERŞEYDEN NİCE ÖRNEKLERİ, DEĞİŞİK İFADELERLE VERDİK Kİ ANLAYASINIZ DİYOR. SİZCE HANGİ YOLU İZLEMEMİZ MANTIKLI. YORUM VE KARAR SİZLERİN.
 
Bizleri tedirgin etmeye çalışan ve özellikle ayetlerde yaptıkları yanlış tercümelerden korkmayın. Çok değerli doğru tercüme yapan yazarlardan, Allah razı olsun. Bunların sayıları gittikçe artıyor. Bizlerde hiç kimseye sonsuz güvenmeden, kendi çabalarımızla, öğrenme azmimizle, yapılan yanlışları fark edebiliriz. Allah boşuna dememiş, Kur’an ı düşünerek okuyan kulumun gönül gözünü açarım diye. Yeter ki Kur’an ı bir bütün olarak anlamaya çalışalım. Allah bizlere yardımcı olacaktır.
 
 
Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK