İŞTE ATATÜRK

İŞTE ATATÜRK
Allah Kuran’da: “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır.” (17/İSRA/36) buyurmuştur. Atatürk de: “Türk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın” (Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi 1-5, 1977 /A. Gürtaş, s. 41) demektedir.- "İŞTE ATATÜRK" PORTALINA GİRMEK İSTEDİĞİNİZDE YUKARIDAKİ RESMİ TIKLAYINIZ.

1 Ocak 2018 Pazartesi

YENİ YILDA BEKLENTİLERİMİZ.


KONUK YAZAR

Servet AVCI


01 Ocak 2018

Hocam, aranızda hukukçu var mıydı?


Hani yeni yıldan beklentilere cevap verilirken kullanılan klişe kelimeler vardır ya 'sağlık, mutluluk, para, kariyer' gibi...

Oysa bizim beklentilerimiz farklı...

Meselâ Hukuk Fakültesi dekan ve hocaları olsa... Ülkede anayasa değişirken veya son derece tartışmalı KHK geçerken sessizliğe bürünmeyen... Rousseau gibi "Yasama, yürütme yargı iç içe geçmişse, özgürlükler garantide değilse, anayasa yok demektir. Kuvvet kimdeyse o hâkimdir" diyebilen...

Hakikati dillendiren ve kimden gelirse gelsin yanlış karşısında bilimin, hukukun ve hür düşüncenin sesi olan... Korkmadan, cesaretle tartışmaya girebilen...  Karşı çıkılması gerekiyorsa karşı çıkan, yoksa savunma delikanlılığını gösteren ama asla 'ölü taklidi' yapmayan...

Dünyada üniversitelerin itibarının öğrenci sayısının çokluğuyla, mimarisiyle, hocalara verdiği maaşla, giydikleri cüppenin kalitesiyle, döner sermayesiyle, rektör veya dekanların odalarının genişliğiyle, binaların yüksekliğiyle değil, ürettiği bilimle ölçüldüğünü bilen... 

***

İlahiyat Fakültesi dekan ve hocaları olsa... Türkiye'de 'dindar' imajının aldığı darbelerin, onların özlük haklarından, ek ders ücretlerinden, yurt dışı seyahatlerinden daha önemli olduğunu kabul eden...

Vakıf, dernek, cemaat vs. adı altında icra edilen cehaletin 'din' diye sunulmasını reddeden... 'Merdiven altı din'in din olmadığını korkmadan ortaya koyan... İmam-ı Âzam gibi, 'Allah'ın rızası' 'muktedirlerin rızası'na tercih eden ve bu uğurda bedeller ödemeyi göze alan...

Misyonunun kötülüğe cevaz vermek ve muktedirlerin her türlü uygulamasını onaylamak değil, 'onlardan büyük olan'ı hatırlatmak olduğunu bilen... Yolsuzluğun yolunu yapmayan, adaletsizliğe gözlerini kapamayan... Gerçek ulemalığı ümeraya feda etmeyen...

***

Daha çok gazeteci, yazar ve aydın olsa... Yandaş, candaş ve kandaş diye sıralanmayan... Ne konuşacağına ve ne yazacağına kendisi karar veren... Herhangi bir konuda talimat gelene kadar beynini tatile göndermeyen...

Kafadan bacaklılara, sürüngenlere, terliksilere benzemeyen... Gerçekten bir omurgası olan... Tepede rüzgâr değişince, 24 saat içinde yazdığının tersini yazmak zorunda kaldığında en azından yüzü kızaran... Milleti geçtik, çoluğunu çocuğunu gördüğünde zerre kadar da olsa mahcubiyet taşıyan...

***

Tabii bir de siyasetçilerimiz artsa; Scarface filmindeki "Daima doğruyu söylerim, yalan söylerken bile" repliği felsefe hâline getirmemiş olan...

Sözünü tutan, tutamadığında özür dileyen ve gereğini yapan... Başarıyı tek başına üstlenme kurnazlığı göstermeyen, başarısızlığı başkasına fatura etmeyen, düşmana bağlamayan, gerekirse istifayı erdem bilen... Kendi istikbalini her şeyin üzerinde görmeyen...

***

Bitlis'in Adilcevaz ilçesinde iki aile arasında çıkan çatışmada 4 kişi ölmüş 9 kişi yaralanmıştı... Jandarma ekipleri suç aletlerini bulmak için evlere baskınlar düzenlemişti... Basılan evin birinde, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait 103 parça eser bulunmuştu... Aralarında çift başlı kartal, Osmanlı tuğralı altın para, heykelcik, bakır ve gümüş takı ile çok sayıda sikke vardı...

Tarihî eserlerle ilgili jandarmanın sorgusunda kadın şüphelinin cevabı da en az o eserler kadar tarihîydi: "Bana bunları düğünümde taktılar!.."

***

Romen Diyojen'in yoğun işleri dolayısıyla katılamadığı ama elçiyle beşi bir yerde gönderdiği, Kılıç Arslan'ın düğüne bizzat katılarak sikke taktığı, Orhan Gazi'nin gümüş ayna hediye ettiği kişi olabilmek elbette önemli!..

İnsanlar yeni yılda piyangolarının tutmasını beklerken, biz de bu piyangonun tutmasını bekliyoruz: 

"Bana bunları düğünümde taktılar" diyen kadından daha ciddi, daha inandırıcı, daha saygın, daha itibarlı hukukçular, ilahiyatçılar, gazeteciler ve siyasetçiler..
.

Kaynak Yeniçağ: Hocam, aranızda hukukçu var mıydı? - Servet AVCI

---
Selam...
​ T.C. / M. Kemal Adal 

30 Aralık 2017 Cumartesi

2018 YILINA GİRERKEN:


"Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başkası yoktur" (53 / NECM  / 39)

Korunup sakınanları Allah, kendi başarıları yüzünden kurtarır..“ (39 / ZÜMER / 61)

“…Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez…” (13 / RA'D /  11)

Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir…  “ (8 / ENFAL / 53)

 Şu bir gerçek kiAllah size emanetleri, onlara ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor.” (4 / NİSA / 58)

Gün gelecek, her benlik, hayırdan işlediğini önünde bulacaktır. Kötülükten işlediğini de... “ (3 / ALİ İMRAN / 30)

2017 DEN 2018 YILINA GİRERKEN, "GEÇMİŞİN MUHASEBESİ, GELECEĞİN PLANLANMASI" KAPSAMINDA, AŞAĞIDAKİ ALINTI YAZIYI DİKKAT VE DEĞERLENDİRMENİZE SUNAR;

YENİ YILINIZI, ALLAH’TAN ÜLKEMİZE AYDINLIK; AİLENİZ VE SEVDİKLERİNİZLE BİRLİKTE SİZE, MİLLETİMİZE VE TÜM HAKSEVER, ADİL, DÜRÜST İNSANLARA, ESENLİK, HUZUR VE MUTLULUK GETİRMESİ NİYAZIM VE DİLEĞİMLE KUTLARIM.


M. Kemal Adal


Asrın idrâki sustu...

KONUK YAZAR
30 Aralık 2017

Merhum Mehmet Âkif'in yüzyılın başında 'asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı' diyen sesi, yıkılan bir imparatorluğun çatırtıları arasından yükseliyordu. Yani Osmanlı münevverleri imparatorluk yıkılırken bile bir yenilenmenin, bir gelişmenin derdindeydi.

Asrın idrâkine İslâm'ı söyletmenin zeminine Batı'nın son yüzyılda kat'ettiği ilmî, fennî, teknolojik ve idârî ilerlemesini oturtuyordu Âkif. O dönemin 'İslamcılık' fikrinin temelinde, yenilenme yani tecdit, yani İslâm'ı bir bütün olarak 'yeniden' hayata hâkim kılmak ve yine Batı'dan ithal bir kavram olan 'akılcı' bir metotla müslümanları Batı sömürüsünden kurtarmak, esâretten, taklitten, hurâfelerden temizlemekti.

Batı'nın reformizminin karşılığı bulunmuştu:

Tecdit, yenilenme...

Meselâ Musa Carullah, "İnsanlık gelecekte bugünkü durumundan daha iyi bir hâlde olacaktır" derken, buna inanıyordu, çünkü aksi hâlde terakkînin ve gâyenin bir mânâsı kalmayacaktı.

Nâmık Kemal, "İstikbâlimiz emindir, çünkü 'zamanların değişmesiyle hükümler de değişir' kaidesince dünyadaki gelişmeleri idrake memur olduğumuz için bize göre geçmişe dönme veya halde durma câiz değildir"
.
Şehbenderzâde de aynı dönemde hemen hemen aynı şeyleri söylüyordu: "Hayat yenileşme demektir. Bir hâli muhafaza fikriyle hayat fikrini birleştirebilmek için kara cahil ve tamamıyla gâfil olmak icab eder. Tekâmül kanunu, zaman ve muhitin değişiklikleri şahıslar gibi cemiyetleri de ıstıfaya mecbur kılar. Bu mecburiyetten kaçınmaya kalkışmak fikrî duraklamadır ve evvelâ hastalığı sonra da ölümü doğurur".

Sait Halim Paşa'nın görüşleri de pek farklı değildi. "Batı medeniyetinden istifade teşebbüslerimizin hezimetle neticelenmesine rağmen şunu da itiraf etmeliyiz ki, millî terâkkimizi temin etmek için, o medeniyetten büyük ölçüde faydalanmaya mecburuz. Şu hâlde bizim de şimdiye kadar takip etmemiz gereken yol, Avrupa medeniyetini millîleştirmek, yani mümkün mertebe muhitimize ısındırmak olacaktı. İşimiz, medeniyetimizin gelişmesi için gerekli ve ona uyabilecek olan şeyleri Batı'dan alarak kendimize tatbik etmekten ibaret olmalıydı".

Bu uzun iktibasları meselenin tarihî seyrine temas edebilmek için buraya aktardım.

Bu fikrî cereyanların sınıflandırıldığı da bir gerçek. Gelenekçi muhafazakârlar /  modernistler / orta yolcular / modernizme karşı olanlar.

Bugün de başka isimlerle benzer temâyüllerin toplumun içinde barındığını biliyoruz. Fakat bugünün dünden bir farkı var; bugün onlar kadar düşünemiyoruz, üretemiyoruz ve konuşamıyoruz.

Demokrasi, sekülerizm, laiklik, hukuk devleti, insan hakları gibi Batı'nın ürettiği kavramlar hakkında gerçekten biz ne düşünüyoruz?

Düşünmüyoruz. Biz hiçbir problemimizi Batılı gibi çözmüyoruz, demokrasiyi problemlerimizi çözme metodu olarak idrak etmiyoruz. Demokrasi bizim devlet aklı için, devlet katında görmek istediklerini iktidara taşıdığı müddetçe kutsal bir rükûn, aksi olduğunda ise tecâvüz edilen bir azize hükmünde.

İnsan hakları, bizim devlet aklının tayin ettiği haklar manzumesi, fıtratın bu hakları belirlemesi, tayin etmesi mümkün değil. İktidar aklı, insan haklarını gücüyle doğru orantılı olarak lûtf'ediyor. İktidar güçlendikçe insan hakları kısıtlanıyor.

Parti içi demokrasi uygulamalarımız da tek parti dönemine rahmet okutturacak cinsten!

Nereden tutsak elimizde kalıyor!

Bırakın bugün asrın idrâkine İslam'ı söyletmeyi falan bir kenara, İslâm'ın en temel kavram ve değerlerinden söz etmek bile çok büyük bir abes hâlini alıyor! O en temel kavram ve değerlerin bile yaşama alanı daraldıkça daralıyor. Osmanlı'nın son yüzyılında hayat alanı bulmakta zorlanan yobazlık, ilkellik ve hurâfeler sarıyor etrafımızı. Sarıklı ve cüppeli cehâlet metastas yaparak yayılıyor, üstelik aynı cehâlet en tepeden başlayarak devlet katlarını sarıyor, sarmalıyor...

Ve ne yazık ki, bugün ne Âkif'imiz var, ne Şehbenderzâdemiz, ne Nâmık Kemal'imiz, ne Said Halim Paşa'mız!

Koskoca bir imparatorluğun yıkılışının çatırtıları arasından yükselen o yenilikçi sesleri bugün duyma imkânımız yok!

Siyasal İslâm yalnızca devleti çürütmüyor. Zihinleri, idrak melekelerini, medeniyet telâkkîmizi, uluslararası itibarımızı, binlerce yıllık kültür tarihimizi de çürütüyor.

Tam anlamıyla bir tefessüh, çürüme dönemi yaşıyoruz.

Müslümanlık, sakal, sarık, cüppe ve tenâsül hayatı arasında her geçen gün itibarsızlaşıyor.

Mesele yalnızca siyâsî değil, ya da gelecek dönem siyâsîlerinin meselesi yalnızca sandıktan çıkmak değil, daha köklü problemlerle karşı karşıya Türkiye.

Mehmed Âkif'e rahmetle...


---
Selam...
​ T.C. / M. Kemal Adal 




25 Aralık 2017 Pazartesi

DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNMEK


KONUK YAZAR

Ahmet B. ERCİLASUN

Ahmet B. ERCİLASUN
24 Aralık 2017

Eskiler lâ-dinî derlerdi. "Dinî olmayan, din dışı, dinden bağımsız" anlamında.
"Din dışı" terimi, dinsizlik kavramını da çağrıştırdığından lâ-dinî terimi için "dinden bağımsız" tanımını kullanmak daha uygundur. Çünkü lâ-dinî, "dinsiz" anlamında değil, "dinden bağımsız" anlamındadır.

                Türkiye nüfusunun % 99'u Müslüman'dır ve hiç şüphesiz her Müslüman kendi dinî hayatını düzenlemek ve yaşamakta serbesttir. İnsanlar bireysel olarak inandıkları dinin emir ve yasaklarına uymak, ayinlerini yerine getirmek isterler. Toplum düzenini bozmadıkça inandığı dine uygun yaşamak her insanın hakkıdır.

                Ancak din konusunda unutulmaması gereken çok önemli bir nokta vardır. O da şudur: Din, her şeyden önce bir iman, bir inanmak işidir. Mensup olduğunuz dinin kabullerine inanırsınız. Mesela bir Müslüman, Tanrı'nın varlığına, onun bir ve benzersiz olduğuna, peygambere Tanrı'dan vahiy geldiğine inanır. Başka dinlere mensup olan insanların da kendilerine özgü inanışları vardır. Çoğunlukla insanlar, dinlerinin kabullerine, kutsallarına, tartışmaksızın iman ederler.[DİP NOT (MKA): 1]

                Peki, "dinden bağımsız olmak" ne demektir ? Bir insan hem dindar, hem dinden bağımsız olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.[DİP NOT (MKA): 2]
Özellikle aydınların, düşünürlerin, bilim ve sanat adamlarının zihinleri "dinden bağımsız" olmalıdır. Aksi takdirde yaratıcı ve özgün olmaları zordur.

                Şunu demek istiyorum. Herhangi bir konuda bir araştırma yapan, bir teori, bir düşünce geliştirmek isteyen insan, "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor, acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" tereddüdü içinde olmamalıdır. Araştırmasını, teorisini dinden bağımsız olarak geliştirmelidir.  Böyle tereddütler, düşüncenin ve araştırmanın önüne daha baştan engel olarak çıkar.

                Elbette "dinden bağımsız düşünmek" bir tercih meselesidir. "Ben sadece öbür dünyamı mamur etmek istiyorum." diyebilir ve kendinizi dine adayabilirsiniz. Buna hiç kimse bir şey diyemez. Ama bu dünyada yaratıcı olmak, özgün düşüncelere, eserlere, buluşlara imza atmak istiyorsanız işinizi "dinden bağımsız" yapmalısınız.[DİP NOT (MKA): 3]

Bu tutum, özellikle İslam âlemi için hayati derecede önemlidir. Türk, Arap, Acem, Pakistanlı, Malezyalı… Eğer İslam dünyası, Batı tarafından sömürülmek istemiyorsa, Batı'nın oyuncağı olmak istemiyorsa bilim ve sanata yönelmek, bu alanlarda Batı'yı geçmek zorundadır. Bunun için de bağımsız düşünmek, zihinleri, her türlü peşin fikir ve kabulden uzak tutmak şarttır. Bütün Müslümanlar tercihlerini "öbür dünyalarını mamur etmek" için kullanırlarsa, İslam âlemi, sömürülmekten asla kurtulamaz.

Bunları niçin yazıyorum? Batı'nın vahşi sömürü sistemine karşı Müslümanlarda iki türlü tavır görüyorum. Bir kısmının hiçbir şey umurunda değil. Sömürülmüşüz, aşağılanmışız, birbirimize kırdırılıyoruz… Sanki böyle şeyler olmuyor. Müslüman vatandaş namazında, abdestinde ya, dünya ne olursa olsun. O vatandaş öbür dünyasını kazanmakla meşgul.

Bir kısım Müslümanlar da bağırıyor, çağırıyor; haçlı, siyonist, evanjelist diye tozu dumana katıyor; düşmanların bayraklarını, resimlerini yakıyor, çiğniyor; Avrupa'ya, Amerika'ya haddini bildiriyor. Daha da ileri gidenler İhvan oluyor, El-kaide oluyor, Işid oluyor.

Netice? Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Batı sömürmeye devam ediyor.  Peki, nasıl oluyor da onlar hâkim, biz mahkûm oluyoruz? Çünkü onlar, bağımsız düşünmeye alışmış zihinleriyle düşünüyorlar, araştırıp inceliyorlar, üretiyorlar. Her gün binlerce patent. Yeni buluşlar, yeni eserler…

İslam dünyasında ise eller ya tespihte, ya pankartta. Akıllara gelince. Onlar Cennet yolunda. [DİP NOT (MKA): 4]

Kaynak Yeniçağ: Dinden bağımsız düşünmek - Ahmet B. ERCİLASUN

DİP NOT (MKA):

Saygıdeğer Yazarın bu makalesinde, "Bilim Adamı, Düşünür, Aydın" sıfatlarına uygun olarak yapıp vurguladığı tespitlere ve çözüm uyarısına gönülden katılıyorum.

Bu sebeple ve bundan hareketle, “RESUL KUR’AN VE ATATÜRK” ü algılamam ve anlayışım çerçevesinde  “Kişisel bakış açımdan”,  konuya aşağıdaki hususlarda  “din ve laiklik” ekseninde,  katkı ve desteğimi, “herkese açık” sunuyorum.

Tetkik ve değerlendirmelerinize…

KUR’AN’ AYETLERİ İLE VERİLEN MESAJLARA GÖRE:

1. İman; insanin, baskı altında olmaksızın ve kendi hür iradesiyle, (gönlüyle ve aklıyla) “dininin vahiy kaynaklı kabullerini” Kalben onaylaması ve diliyle ikrarıdır (beyanıdır).

Riya olasılığı sebebiyle kişinin Dil ile ikrarı / beyanı, insanlar arası ilişkilerde dünyevi kabul olup, dünyevi işler için gereklidir.

Din bazında, Aslolan İMAN için, sadece kalpteki samimi kabul yeterli olup, Allah ile kulu arasındadır.

Kişilerin İmanının ne olduğu hakkında hüküm yalnız ve ancak Allah’ındır (12. sure (YÛSUF) 40. Ayet)  ve Allah kimseyi hükmüne ortak etmez. (18. sure (KEHF) 26. Ayet)

İçinde bulundukları yer ve zamanda, insanların yaşadıkları ortamda var olan dinlerden tercih ettiğinde, mevcut olanı “sorgulamaksızın”, tartışmasız kabulü Taklid-i İmandır. İnceleyip, “sorgulayarak”,  Kur’an’ın mealen ifadesi ile “aklı ve gönlü çalıştırarak” yapılan kalbi kabul ise Tahkik-i İmandır.

Kur’an’ın Öğüdü, Çoğunluğun yaptığının aksine Tahkik-i İman sahibi olma yolunda ilerlemektir. (17. sure (İSRÂ) 36.):

Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönlün hepsi bundan sorumlu tutulacaktır. 17. sure (İSRA) 36. ayet

Her türlü  cehaletin sebebi,  anlayamamaktan ziyade sorgulama yetersizliğidir.

Sorgulamadan bir yolun / bir kişinin ardına düşmektir. 

Dinde tartışmasız / sorgulamasız kabul anlamında “nas / dogma / inak” olan, Allah’ın vahyettiği Kur’an ayetinin orijinal lafzında ifadesini bulan “ayetin mutlak - ilahi manası ve hükmüdür.”

İster Arapça ana dili olan Arapçasından, ister Arapça bilmeyen ana diline yapılmış çevirilerinden okunsun, ‘‘KUR’AN’A NİSPET ETTİĞİMİZ SINIRLI ANLAYIŞIMIZ VEYA KUR’AN’DAN ANLADIĞIMIZ, KUR’AN’IN MUTLAK MANASI VE HÜKMÜ OLARAK GÖSTERİLEMEZ.’’

Bu sebeple Kur’an ayetleri ile ilgili orijinal Arapça lafzı hariç olmak şartıyla, Arapça ve / veya çevrildiği ana dil ile insan algı ve anlayışının ifadesi olan, her “meal,” “tefsir” ve “ayet mana ve hükümleri”nin açıklamaları, Dinde tartışmasız / sorgulamasız kabul olan “nas / dogma / inak” değillerdir.

Kur’an ayetlerinin anlam ve hükümlerini algı ve anlayışımız, ilgili konuda Tahkik-i iman sahibi olmak için, süreci içinde, her zaman sorgulanmalıdır.49. sure (HUCURÂT) 14. Ayet:

 Bedeviler: "iman ettik." dediler. De ki: "siz iman etmediniz. Ancak 'müslüman' olduk deyin. İman sizin kalplerinize girmemiştir. Eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz Allah, yapıp ettiklerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah gafûr'dur, rahîm'dir." 49. sure (HUCURÂT) 14. ayet

"TAHKİK-İ İMAN" DA: HER "MÜMİN", KENDİNE "MÜÇTEHİD"DİR. "İÇTİHAD"I DA SADECE KENDİSİNİ BAĞLAR.


2. Dindar bir kişi için, Tahkik-i iman faaliyeti, değişik konu başlıklarında, kişisel ömür boyu devam eden bir süreçtir.

Bu süreçte ilk ve en önemli husus, iman edilecek konunun, o dinin vahyedilen kitabında yazılı olan bir “din konusu” mu yoksa yalnız ve ancak Allaha özgülenmesi gereken dinin vahyedilen kitabında bahsedilmeyen (serbest bırakılmış alanlardaki) bir “rivayet, gelenek, görenek, bidad, hurafe konusu” mu olduğunun doğru olarak belirlenip tespit edilmesidir.

Bu süreçte “DİNİN KONUSU” ile “BİLİMİN KONUSU” ayırt edilerek tespit edilmelidir.

Bu tespit doğru olarak yapılmazsa, “rivayet, gelenek, görenek, bidad, hurafe ” olan birçok şey, “dini” konu olup “din”leşir ve din yozlaşır.

Bu tespit doğru olarak yapılmadan, "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor,”  sorusunun doğru cevabını bulmak muhaldir (olmaz, olamaz). İlaveten Bunun tespit edilmesinde  acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" tereddüdü içinde olmayı gerektiren bir Kur’an ayeti yoktur.

MÜMİN VE MÜSLİM BİR DİNDAR KİŞİ, BU TESPİTİ DOĞRU OLARAK YAPTIĞINDA, hem acaba bu konuyu araştırırsam günaha girer miyim?" endişe ve tereddüdü olmaksızın, üstelik hem de   "Acaba benim dinim bu konuda ne diyor,”  sorusunu da kendisine sorarak, DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” .

İşte Böyle Kişiler, “DİNDAR”lıklarından taviz vermeden “BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” zihniyetine “TAHKİK-İ İMAN”ları ile varabilmiş kişilerdir

EĞER KİŞİ, “BAĞIMSIZ DÜŞÜNEBİLİR” ZİHNİYETİNDE DÜŞÜNMEYE ALIŞMIŞ, KENDİ AKLI DAHİL HİÇBİR ŞEYİ PUTLAŞTIRMADAN HERŞEYİ SORGULAYABİLİR MÜMİN – İNANAN / İMANLI BİR KİŞİ İSE, BU BAĞLAMDA:

“Bir insan HEM DİNDAR, HEM DİNDEN BAĞIMSIZ olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.”

Bir insan HEM DİNDAR, HEM LAİK olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.

Bir insan HEM DİNDAR, HEM ATATÜRKÇÜ olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.

Bir insan HEM DİNDAR, HEM ÇAĞDAŞ AYDIN olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.

Bir insan HEM DİNDAR, HEM BİLİM ADAMI olabilir mi? Bence olabilir ve olmalıdır.

Bu listeyi çok uzatabiliriz...


3. “…İnsanlardan bazısı şöyle der: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada ver." Böylesi için âhırette bir nasip yoktur. Onlardan kimi de şöyle yakarır: "Ey Rabb'imiz, bize dünyada da güzellik ver, âhırette de güzellik ver. Ve bizi ateş azabından koru." İşte böyle diyenlere kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı çok çabuk görür. 2 / Bakara / 200-202

Hem dünyada hem ahirette güzellik vermesi için Allah’a yakaranların, kazandıklarından nasiplerini almaları için, iman edip dini vecibelerini de yapmaları durumundabilimin konusu olan işleri” DİNDEN BAĞIMSIZ OLARAK DÜŞÜNÜNÜP, YAPMALARI, dinen sakıncalı olmadığı gibi dinen de istenen bir eylemdir.

Şöyle ki:

İslam Dini Literatüründe Kitap, özellikle, “İçinde  kuşku ve çelişki olmayan” (2 / Bakara / 2) “Kuran ve tüm ilahi vahiylerin genel adı” olmakla birlikte, genel olarak “Kitap” ile kastedilen Kuran’a göre insanın önüne okunmak üzere konulan üç temel kitaptır. Yani,Kainat Kitabı”, “İnsan Kitabı-insanın bizatihi kendisi” ve “Vahiy Kitabı” (Kuran) dır.

AYET: Kelime olarak, belirti, işaret, delil… gibi anlamlara gelen ve “Yaratan” la “yaratılan” arası ilişkide anlamı olan, insanı “Tek ve Mutlak Yaratıcı” (Allah) ya çeviren ve götüren aydınlık, ışık ve işarettir.

KURAN’A GÖRE “AYET”, sadece Kur’an’ nın belirli parçaları olmayıp, aynı zamanda varlıklar ve olaylar da dâhil olmak üzere, İnsan ve Kâinat kitaplarının da parçalarıdır.

VAHİY KİTABI KUR’AN, İnananlar için bizatihi kendisinin “kılavuz” olmasının yanında, “Kâinat Kitabı” ile “İnsan Kitabı” nın gereğince okunup, bunlardaki “Ayetlerin” ve “Sünnetullah / Allah’ın yol ve yasaları” ın da anlaşılıp, değerlendirilmesini kolaylaştıran bir ışıktır, nurdur.

Bu Çerçevede:

VAHİY KİTABI OLAN KUR’AN’DAKİ İMAN KONUSUNDAKİ GERÇEK, BİLİMİN KONUSU DEĞİLDİR.


KÂİNAT ve İNSAN KİTAPLARINDA DELİLLERİYLE GÖSTERİLEN GERÇEK İSE, BİLİMİN KONUSUDUR 44. Sure (DUHAN) 38-39. Ayetler:  

BİZ GÖKLERİ, YERİ VE BUNLAR ARASINDAKİLERİ eğlenmek için yaratmadık. İKİSİNİ DE, SADECE GERÇEĞİ GÖSTERMEK ÜZERE YARATTIK. Ama onların çokları bilmiyorlar. 44. Sure (DUHAN) 38-39. Ayetler’in ışığında, mümin (inanan) için, gerçeğin, içindeki tüm varlıklarıyla birlikte, kâinatta görülebileceği açıktır.

Bu bağlamda:
Kalbin / gönülün tasdiki olan iman esasları, ispatı ile uğraşılarak, bilimin konusu yapılmaz;  

GAYB (AHİRET) ALEMİNE AİT İMAN GERÇEĞİ, KUR’AN’DA DIR.

Allah’ın, Vahiy kitabi olan Kur’an ile Kâinat ve İnsan kitaplarına gönderme yaparak,  Sünnetullah gereği olarak Kur’an ışığında gösterdiği varlık alemine ait gerçek  ise bilimin konusudur.

KUR’AN’IN GÖSTERDİĞİ VARLIK ÂLEMİNE AİT GERÇEK, KÂİNATTA VE İNSANDADIR.

Kişinin ahirette hesaba çekileceği “Temel Sorumluluğu”:  Gayb (Ahiret) âlemindeki “GERÇEK” e inanarak /  İMAN İLE içinde bulunduğu Varlık Âleminde Allah rızası için iş ve değer üretmek, ÇALIŞMAKTIR. (Bu aynı zamanda insanın dünyevi sınavıdır.):

 Hanginizin daha güzel iş yapacağını belirlemek için sizi imtihana çekmek üzere ölümü ve hayatı yaratan O'dur. Azîz'dir O, Gafûr'dur. 67. sure (MÜLK) 2. ayet

Çalışmada verim almanın SÜNNETULLAH’ ta gösterilen yolu, “SEBEPLERE YAPIŞMAK” tır.

ARANAN “GERÇEK”İN BULUNACAĞI ÂLEM NERESİ İSE ONA GÖTÜRECEK “SEBEP” DE ORDADIR.

SEBEP – SONUÇ İLİŞKİSİNDE; Sebepler de o sebebin sonucu olan “Gerçek” te  O ALEME AİT “Ayet” lerdedir ve  “AYET”, bilindiği gibi sadece Kur’an’ nın belirli parçaları olmayıp, aynı zamanda varlıklar ve olaylar da dâhil olmak üzere, İnsan ve Kâinat kitaplarının da parçalarıdır Kuran’a göre...

Sebebi yanlış yerde aramak, o konu ile ilgili olarak cehalet tir / bilgisizliktir.

Herkes gerçeğe ulaşamazsa da sadece sebebine yapışanlar (araştırıp çabalayanlar) gerçeğe ulaşabilir:

GERÇEK ŞU Kİ, İNSAN İÇİN ÇALIŞIP DİDİNDİĞİNDEN BAŞKASI YOKTUR. VE ONUN ÇALIŞIP DİDİNMESİ YAKINDA GÖRÜLECEKTİR. SONRA KARŞILIĞI KENDİSİNE HİÇ EKSİKSİZ VERİLECEKTİR. 53. sure (NECM) 39 -41. ayetler

İŞTE,   ÜÇ TEMEL KİTAP’TAKİ GERÇEK BUDUR.


4. BİZ NİYE BÖYLEYİZ?

BİZ BÖYLEYİZ, ÇÜNKÜ (BİR İSLAM ALİMİNİN İFADESİ İLE):

ALLAH sadece Rabbil Mü'minin değil, Rabbil Âlemindir.

Bu imtihan dünyasında, hikmet ve adaletinin gereği: Siyasi, iktisadi, ilmi ve askeri… Her husustaki başarıyı… Her sahadaki imkân ve iktidarı SÜNNETULLAH” denen tabii kanunlara uygun olarak; sabırlı, kararlı, planlı ve devamlı çalışan tarafa vermektedir. (Çünkü Allah, RAHMANdır.MKA)

Böylece Hak ve hoşgörü medeniyetleriyle, zulüm ve sömürü düzenleri; kendi amaçları doğrultusundaki gayret, cesaret ve samimiyetleri oranında ileri geçmekte ve yeryüzünde hüküm sürmektedir.”


SONUÇ:

 …Gerçek şu ki Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez… 13. sure (RA'D) 11.


 Bu böyledir. Çünkü Allah bir topluma lütfettiği nimeti, o toplum birey olarak içlerindekini / birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmemiştir. Ve Allah, iyice işiten, gereğince bilendir. 8. sure (ENFÂL) 53. ayet

---
Selam...
​ T.C. / M. Kemal Adal 

https://plus.google.com/+MKemalAdal




Konuşma geninin keşfedilmesi
Ahmet B. ERCİLASUN
bercilasun@hotmail.com 31 Aralık 2017
"Dinden Bağımsız Düşünmek" başlıklı yazım çok iyi anlaşılmadı ve bazı tartışmalara yol açtı. Bu yazıda, hem son yılların önemli bir keşfini anlatacağım, hem de "dinden bağımsız düşünme" konusunda bir örnek vermiş olacağım*

                Konu, Dil Araştırmaları dergisinin 2017 Güz (21.) sayısında dil bilimci Caner Kerimoğlu'nun
"Dilin Kökeni Arayışları II: FOXP2 Geni" başlıklı yazısında ayrıntılı olarak ele alınmıştır. İsteyen, dijital ortamda da bulunan dergiye ulaşıp yazıyı okuyabilir. Ben sadece o yazıya dayanarak bir özet yapacağım.

                Tarih 1980'lerin sonu. Yer İngiltere. Doktorlar, Pakistan kökenli bir ailede görülen dil bozukluklarını inceliyorlar. Aynı ailenin üç kuşağından 30'a yakın kişi gözlemleniyor ve bunların yarısında çeşitli konuşma bozuklukları tespit ediliyor. Kekeliyorlar, bazı sesleri çıkaramıyorlar, bazı kelimeleri tanıyamıyorlar, bazı sessizleri düşürüyorlar ve sınırlı sayıda kelime kullanabiliyorlar.

                1990'ların sonuna doğru suçlu bulundu. Suçlu, 7 numaralı kromozomda bulunan FOXP2 geniydi. Pakistanlı ailede bu gende bir bozukluk vardı ve bozukluk nesilden nesile aktarılıyordu. Üstelik 2000'lerin başında yine konuşma bozukluğu yaşayan bir başka çocukta da aynı gende bir hasar tespit edilmişti.

                İnsanlardaki bütün genlerin, biri anneden, biri babadan gelen iki kopyası bulunmaktadır. Hem Pakistanlı aile fertlerinde hem diğer çocukta FOXP2 geninin bir kopyası mutasyona uğramıştı ve bu mutasyon beyin gelişiminde ciddi bir hasara yol açmıştı.

                Bilim adamları heyecanlanmışlardı. FOXP2'deki bir mutasyon konuşma bozukluklarına yol açtığına göre bu gen, konuşmanın ortaya çıkmasında da rol sahibi olmalıydı. FOXP2 geni başka canlılarda da vardı. Ancak insandaki biraz farklıydı. Hemen karşılaştırmalar başladı. İnsanlardaki FOXP2 geni, farelerdekinden 3 yerde farklıydı. Şempanze ve bonobolardan ise iki yerde farklılık gösteriyordu. İnsanın FOXP2 genindeki farklılığı yaratan mutasyon ise son 200.000 yıl içinde gerçekleşmişti. Bu da homo sapiens denilen modern insanın ortaya çıkış tarihiyle örtüşüyordu. Demek ki bu gende son 200.000 yılda gerçekleşen mutasyon sayesinde konuşma ortaya çıkmış ve modern insan doğmuştu.

                 Elbette araştırmalar bitmiş değil. Farklı görüş ve hipotezlerle araştırmalar bütün hızıyla devam ediyor. Genetikçiler, dil bilimciler, antropologlar, fosil bilimciler, hayvan dilleri üzerinde çalışanlar, laboratuvar, simülasyon ve saha araştırmalarıyla bilinmeyenleri bulmaya ve çözmeye çalışıyorlar. F. Vargha-Khadem, W. Enard, S. Fischer, J. Zhang, I. Teramitsu, M. C. Corballis ve daha niceleri.

                Caner Kerimoğlu,
"Bilim dünyasını sarsan ve keşfinin üzerinden 15 yıldan fazla bir süre geçen" *bu genle ilgili olarak *"Basit bir Google araştırmasında bile 270 binden fazla sayfa listelenirken bunlar içinde Türkçe ve bilimsel ölçülerle yazılmış bir metin gazete haberleri dışında yoktur." diyor.

               
"Onlar aya, biz yaya" deyişi bir zamanlar çok yaygındı. Bir de daha eski bir sözümüz vardı: "Benim oğlum Binâ okur / Döner döner yine okur."  Ben ikisini birleştirerek şöyle bir deyiş oluşturdum: Onlar bakar gen'e / Biz hû çekeriz döne döne.

             
   Yukarıdaki konu üzerinde yüzlerce bilim adamı çalışıyor. Hiçbirinin aklından
"Bu konuda acaba kutsal kitabımız ne diyor? Acaba günaha girer miyim?" diye bir düşünce geçmiyor. "Dinden bağımsız düşünmek" işte budur.

Kaynak Yeniçağ: Konuşma geninin keşfedilmesi - Ahmet B. ERCİLASUN
Herkese açık olarak paylaşıldı

​DİP NOT: 

Saygıdeğer yazarın Google + sayfamda paylaştığım bu yazısı, aynı zamanda, aşağıdaki linkten ulaşılabilen 25 Aralık 2017 Pazartesi ​blok sayfamdaki 
DİNDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNMEK
​"​ 
yazısının altına 31 Aralık 2017 Pazar ilave edilerek de "
Herkese açık olarak" paylaşılmıştır.

​Bilgi ve değerlendirmelerinize Saygılarımla. ​MKA.